Blog
“Dengbêjin Dönüşü”: Hafıza, Aşk ve Tarih Arasında Bir Roman
Romanın merkezinde yer alan Zülfinaz ile Seyad arasındaki aşk, klasik bir kavuşamama hikâyesi olmanın ötesinde, bir coğrafyanın tarihsel yazgısıyla iç içe geçen sembolik bir anlatıya evrilir. Bu aşk, yalnızca iki insanın duygusal serüvenini değil, aynı zamanda bastırılmış hatıraların, ertelenmiş duyguların ve dile getirilememiş acıların taşıyıcısıdır. Yazar, okuru edilgen bir izleyici konumunda bırakmaz; aksine onu, geçmişle yüzleşmeye çağrılan bir tanık hâline getirir. Böylece roman, yalnızca anlatılanı değil, aynı zamanda susulanı da duyulur kılan bir anlatı düzlemi kurar.
Eserin arka planında belirginleşen tarihsel hadiseler, metnin derinliğini artıran temel unsurlardan biridir. Ağrı Dağı İsyanı, sivillere yönelen şiddet, bölge Kürtlerinin kolektif hafızasında “33 Kurşun” olarak yer etmiş infazlar ve Seyad’ın kaçış yolculuğu sırasında karşılaştığı, Dersim felaketinden sağ çıkmış yaşlı adam, romanın yalnızca tarihsel bir bağlam içinde ilerlemesini sağlamaz; aynı zamanda bu bağlamı ahlaki ve varoluşsal bir sorgulama alanına dönüştürür. Özellikle yaşlı adamın mağara sahnesi hem görsel yoğunluğu hem de sembolik derinliğiyle metnin en çarpıcı anlarından birini teşkil eder. Bu sahnede anlatı, adeta sinematografik bir ritim kazanırken, aynı zamanda insanın tarih karşısındaki kırılganlığını da güçlü bir biçimde hissettirir.
Romanın dikkat çekici bir diğer katmanı, Hüsnü Bingöl figürünün anlatıya dâhil edilmesidir. Dönemin sınır hattında ve güvenlik mekanizmalarında etkin bir rol oynayan bu karakter, yalnızca bir devlet görevlisi olarak değil, aynı zamanda iktidar, bilgi ve şiddet arasındaki ilişkinin somutlaştığı bir düğüm noktası olarak belirir. Casusluk ve karşı-istihbarat faaliyetleriyle ilişkilendirilen kişilerin Iğdır’a sevk edilmesi ve burada sorgulanması, romanın tarihsel zeminine gerçeklik duygusu kazandırırken, bireyin devlet karşısındaki kırılgan konumunu da görünür kılar. Seyad’ın bu süreçte maruz kaldığı sorgulama ve bunun hayatı boyunca taşıdığı izler, romanın en trajik damarlarından birini oluşturur.
Bununla birlikte, eserde Hüsnü Bingöl’ün Nuri Beköz Paşa ve Mustafa Muğlalı Paşa gibi isimlerin hiyerarşik altında konumlandırılması, tarihsel açıdan yeniden değerlendirilmeye muhtaç görünmektedir. Zira bölgedeki güç ilişkileri, çoğu zaman resmî hiyerarşilerin ötesinde, daha karmaşık ve çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Hüsnü Bingöl’ün, özellikle istihbarat ve sınır güvenliği alanlarında, emir alan bir figürden ziyade, emir veren ve gücü elinde tutan bir karakter olduğunu tarihsel okumalardan biliyoruz.
Eserin en etkileyici bölümlerinden biri de şüphesiz Sibirya sürgünü anlatılarıdır. Bu kısımlar, yalnızca coğrafi bir uzaklığı değil, insan ruhunun sürgünle birlikte geçirdiği dönüşümü de incelikli bir şekilde ortaya koyar. Yalnızlık, yabancılaşma ve zamanın ağır akışı, bu bölümlerde derin bir varoluşsal tona bürünür. Ardından gelen Tiflis’e dönüş ve sonraki yaşam kesitleri, bu dönüşümün izlerini taşımaya devam eder ve romanın bütününde tutarlı bir iç ritim oluşturur.
Buna karşın, romanın son bölümünde Zülfinaz’ın kendi ağzından kurulan anlatının, duygusal yoğunluk bakımından daha derinleştirilebileceği kanaatindeyim. Çünkü metin boyunca inşa edilen aşk, okurun zihninde giderek büyüyen bir iç sızıya dönüşür. Finalde ise bu sızının, daha içe dönük, daha şiirsel ve daha sessiz bir yankı ile tamamlanması beklenir. Zülfinaz’ın hesap soran tonu, bu büyük aşkın trajik dokusunu bir ölçüde sertleştirirken, okurun aradığı o ince ve kalıcı hüznü geri plana itiyor gibidir.
Bütün bu değerlendirmelerin ötesinde, teslim etmek gerekir ki Rıfat Mertoğlu, önemli ve kıymetli bir edebî çaba ortaya koymuştur. “Dengbêjin Dönüşü”, yalnızca bir roman değil, aynı zamanda sözlü kültürün derinliklerinden süzülerek gelen bir hikâyenin yazıya geçirilmiş hâlidir. Bu yönüyle eser, geçmişin dağınık ve kırılgan parçalarını bir araya getirerek onları geleceğe taşıyan bir hafıza metni niteliği kazanır.
Son kertede, bu roman, yalnızca okunacak bir anlatı değil; duyulacak, hissedilecek ve hatırlanacak bir metindir. Çünkü bazı hikâyeler vardır ki, anlatıldıkları anın ötesine geçer ve bir halkın hafızasında yaşamaya devam eder. “Dengbêjin Dönüşü” de bu hikâyelerden biri olma iddiasını taşımaktadır.
Mücahit Özden Hun / Edebiyat Bahçesi